20 Aralık 2007 Perşembe

Soluk mavi nokta




"Uzayın derinliğinden bu resmi çekmeyi başardık; eğer bu resme dikkatlice bakarsanız, bir nokta görürsünüz. O noktaya tekrar bakın. İşte o nokta burasıdır. Evimizdir. O nokta biziz. Sevdiğiniz herkes, tüm tanıdıklarınız, adını duyduklarınız, gelmiş geçmiş tüm insanlar hayatlarını o noktanın üzerinde geçirdiler. Türümüzün tarihindeki tüm sevinçlerimiz ve acılarımız, kendinden emin bin çeşit inancımız, ideolojimiz ve ekonomik öğretimiz, her avcı ve her yağmacı, her kahraman ve her korkak, uygarlığımızın mimarları ve tahripçileri, her bir kral ve her bir köylü, birbirine aşık olan her genç çift, her anne ve her baba, umutları olan her çocuk, her mucit ve her kâşif, ahlak değerlerini öğreten her öğretmen, yozlaşmış her politikacı, her bir "yıldız", her bir "yüce önder", her aziz ve her günâhkarın tamamı, işte orada yaşadı. Bir güneş ışınında asılı duran o toz zerreciğinde.


Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan çok küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün; şan ve şeref içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir an için efendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün; anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun.


Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden yardım gelip bizi bizden kurtaracağına dair hiçbir ipucu yoktur.


Dünya; şu ana kadar yaşam barındırdığı bilinen tek gezegen. En azından yakın gelecekte, türümüzün göçebileceği başka hiçbir yer yok. Evet, ziyaret ediyoruz. Ama henüz yerleşemiyoruz. Beğenseniz de beğenmeseniz de, şu an için Dünya yaşadığımız yer.


Gökbiliminin alçakgönüllü ve kişiliği geliştiren bir deneyim olduğu söyleniyor. Bana kalırsa, insan kibrinin akıl dışılığını küçük Dünyamızın uzaktan çekilmiş bu görüntüsünden daha iyi gösterebilecek bir şey yoktur. Bu görüntü, bildiğimiz tek evimiz olan bu soluk mavi noktayı birbirimizle daha içten paylaşmamız ve koruyup şefkat göstermemiz gerektiği konusundaki sorumluluğumuzun altını çiziyor."


Carl Sagan, Soluk Mavi Nokta (Pale Blue Dot), 1994


Carl Sagan'ın kitaplarından en az birini okumanızı, yapamıyorsanız en azından The Contact'ı izlemenizi tavsiye ederim.

15 Aralık 2007 Cumartesi

ama ben seni...

Bir saatte ve bir biranın özel katkılarıyla yazmıştım senaryosunu.. "ama ben seni..." bugün çekildi ve her türlü talihsizliğe rağmen çekmeyi başardığımız güzel ve eğlenceli bir film oldu. Nietzche haklıymış.. Öldürmeyen şey güçlendiriyor. İnsan küllerinden pek bir canlı doğuyor

8 Aralık 2007 Cumartesi

"Hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşayacakmışsın gibi yaşa, istemediğin bir durumla karşı karşıya kalmışsan ve buna boyun eğiyorsan, diğer hayatlarında da aynı şeye boyun eğeceğini düşünerek, sen en güzeli boyun eğme, bu böyle gitmez; bir şeyi çok mu istiyorsun, ama buna cesaret edemiyor musun, diğer hayatlarında da bu şeyi çok isteyip hiç bir zaman cesaret etmediğin için ulaşamayacaksın, o yüzden sen en güzeli aş kendini, yap yapmak istediğini ki sonunda en mutlu şekilde yaşayabileceğin bir kısır döngü oluşturabilmiş ol. "

ve

"...hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam : "bu köprüyü geçip bana gelir misin?" işte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. o andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündügünde sözcüklere sıgmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın... "

Friedrich Nietzsche

1 Aralık 2007 Cumartesi

Umudun uygulanabilirliği üzerine...

Doğru zamanın aslında yanlış zaman olabileceği düşüncesi. Zihinlere ve sağlıklı düşünmeye ket vuran sabahlar, sık sık öğlenler, biraz da akşamlar. Geceleri herkes uyumuşken, şehir bile horlarken ve düşünecek daha az yorucu çok şey varken düşünülen insanlar, korkular, beklentiler...

İyi olan her şey zaten kapılmıştır ve doğru olmak için çok "iyi" ler. Çok güzel olanlara kuşkuyla yaklaşılırsa , ona sahip olabilme umudu ve hevesi nasıl olur da kuvvetli kalabilir?

Her hayalkırıklığı umudun gözüne kaçan bir çeşit yabancı cisimdir, ayakkabının içine kaçan küçük taş parçalarından biridir. O amaca yönelik umudunuza, o umudun uygulanabilirliğine karşı olan küçük veya büyük engellerdir. Küçüklüğünü ve büyüklüğünü belirleyen ise kendimize duyduğumuz güvendir. "Zaman" aleyhimize işler çoğu zaman. Tereddüt umudunuzun kolundan çekiştirip onu engelleyen, "yahu ne yapsan olmaz ki zaten" diyen kıskanç arkadaştır ve kıskanç arkadaşlardan bir an önce kurtulabilmemiz yararımızadır.

27 Kasım 2007 Salı

Wonderwall

Biliyorum 2. kez postalıyorum bu şarkıyı ama... İçimden geliyor bugün bu şarkıyı yayınlamak.Bugün tek dinlediğim şarkı buydu, bilemiyorum kaç kere..

17 Kasım 2007 Cumartesi

Zero sum

Love all, trust a few

-William Shakespeare-

Geçen 3 hafta ve özellikle bu bir hafta sınavların olanca ezici stresinin yanında birtakım başka başka olaylar sebebiyle kendimi oldukça değersiz biri gibi hissettim. Ufaldım ufaldım ve nokta halini aldım. Bana değer vermeyen ama çok değer verdiğim insanların benimle oynamalarına izin verdim. Hem de bunlara bile bile göz yumdum, -aptal gibi- belki gerçekten de sebepleri budur diyerek hayra yormaya çalıştım onların bu tavırlarını. Hakettim bunları, çünkü gerçekten o insanlara değer verdiğim için beni uyarmaya çalışan arkadaşlarımı dinlemedim ve kendim kaşındım. Ama haketmedim bunları çünkü ben gerçekten içimden gelerek o insanlara değer verdim, çokça tolerans gösterdim.

Bazı şeylere inancımı yitirdiğim git gide anlıyorum.. Insanın kalbinin paslanması ve taşlaşması onun elinde olan birşey değil. Yaşadıkları, haketmedikleri, hayalkırıklıkları ve yıpranmışlıklarının net toplamı.

7 Kasım 2007 Çarşamba

3 servisiyle (Tunus-Merkez) okula staj raporunu teslim etmeye gidiş- 20.50 servisiyle (Sıhhıye-Merkez) servisiyle eve dönüş. Giderken güzel giyimli hayat kaygısı fazla düzeyde olmayan güruhlar dönerken ise tam tersi.. Dönerken sıhhıye servisinde yol-daşlarım genel olarak okul içi veya çevre Doğramacı kuruluşlarında çalışan kişilerdi. Bu aralar bana çok oluyor, bazen kafamı cama doğru çevirip öyle kesiyorum ki ilgimi dış dünyaya düşüncelere dalarak bi sonraki adım astral seyahat olacakken uyanıverior zihnim tekrar dış dünyaya.. Bugün uyandıktan sonraki ilk düşüncem şu oldu: Acaba bu otobüstekilerin kaçı hayatında en az bir kere ananas yedi?

Kaçı sahip olduğu hayatı haketmeyip daha iyisini hakediyor aslında; ve buna bağlı (evet bağlı) olarak Tunus servisindekilerin kaç tanesi hayatı boyunca en az bir gününde açlığı hisseti? Ve kaçı sahip olduklarını haketmiyor?

Hani derler ya insanın kişiliği (bundan kasıt kişiliğinin gücü, eğer ölçülebilen bir erdemse ve erdemler ölçülebilirse) zengin olduğu zaman kendini gösterirmiş ve aslında zenginlik bir çeşit imtihanmış!

Ben şuna inanıyorum ki zenginlik veya fakirlik tam manada bir imtihan ölçütü olarak eksik kalmaktadır. Ve iddia ediyorum ki insanın kişiliği ve gerçekte olduğu kişi hayatındaki iniş- çıkışlarla ölçülebilir. Fakirken zengin, zenginken fakir; mutluyken mutsuz, mutsuzken mutlu ..(size fikri verebilecek örneklerden fazlası lügat parçalamak olacaktır ancak)

Gerçekten de hayatın tümünü bi kenara bırakın ,sadece bir günün birbirinden ayrık gibi görünen iki kesiti bile bakanlar değil görenler için ne kadar da zihin gıdıklayan detaylarla dolu.

Kim bilir; acaba hakedenler mi çok az yoksa haketmeyenler mi çok fazla.