1 Eylül 2008 Pazartesi

Zengin kız - Zengin erkek

Neden hep zengin kız- fakir erkek veya tersi hikayeler vardır ki.. Bunu düşündüm ve zengin kız - zengin erkek hikayelerine başladım. Eğlendiriyor beni hikayeleri, en beğendiğimi de senaryo yapıcam. isteyenler msj atabilirler ama :D İnsanın yaptığı şeyi eğlenerek yapması çok hoş bir şey..

Bir de penguen'deki Dudlulu Postası'nı kaçırmamalı insan, her hafta ilk onu okuyorum. Güldürmek zor iş çünkü..

Sinemada özellikle seyirciyi ağlatmaktan kolay bir şey yoktur. Genelde aynı şeylere üzülünür çünkü. ama güldürmek, ama güldürmek.. Zor iş, zor..

Far East

Abime bunu sordum epey bir süre önce:

Neden batılılar Çin-Japonya gibi ülkelerin bulunduğu bölgeye uzakdoğu der.. neden ırak-iran-filistin ortadoğudadır da israil değildir diye. Sanki bir tür aşağılama gibi, bunda hemfikir olmuştuk sanırım. Niye ki değil mi :)

Batılı dostlarımız bunu yüzyıllarca yapıp ötekiliğe sürüklediler falan filan demeye başlayıp derin derin sebeplerini düşünecektim ki 2 gün önce çinli bir arkadaş sayesinde "ne kafama takıcam" dedim. o arkadaşa "sence neden uzakdoğu diyorlar size?" deyince, espriyi koydu kendince: doğuda olduğumuz için!

Ne düşünecem sizi be :p benim ülkem ortadoğuda olmasın diye kasarım daha iyi di mi ama..

Bir de Dünyanın şapşal jandarması olmaya çalışıyoruz şu anki halimizle. Acı acı gülüyorum. Bir de mazlumları doğru seçebilsek..

Gürcistan mazlumsa neden Amerikan amcasına güvenip eski babası Rusya'ya çattı ki? Şimdi de bebekler gibi "Gitsin o" diyor Rusya'ya.. Bize niye şikayet ediyorsun ki güzelim di mi ama..

Ben bu mazlum milletler kavramının da iyice cıvıklaştırıldığını düşünüyorum. Güçsüzlüğü kendi beceriksizliğine bağlı milletler illa ki mazlum yaftasıyla mı ödüllendirilmek zorunda..

Terörün yeryüzündeki yansıması haline gelmiş (dikkat edin getirilmiş demiyorum) Filistin, başının çaresine bakamayan doğumuza yayılmış yüzbinlerce Türkmen, hala fransasına ve italyasına başkaldırmayı beceremeyen Afrika ülkeleri ve her seferinde anavatanına küfretmeye meyilli genç nesliyle KKTC mazlumsa eğer Gandi'nin Hindistanı'yla Atstürk'ün Türkiye'si neydi? Eğri oturup doğru konuşmanın vakti geliyor artık.

Hak verilmiyor, alınıyor a dostlar :)

21 Haziran 2008 Cumartesi

nasıl yazar olunur?

Aslında tek ve standart bir cevap verilemeyecek; verilse hatta formülü bile çıkarılsa kıvamını çoğu kişinin tuturamayacağı bir şeydir yazar olmanın şartları.. İçinden taşan duyguları hissetmek ve coşkusunu yaşamakla bunları hissettirip yaşatmak arasında çok fark vardır. Peki nasıl iyi bir yazar olunabilir, eğer illa ki öğrenmek isterseniz:

Öncelikle iz bırakmak önemlidir yazılarda.. Okuyan kişinin egosuna hitap eder iyi yazar kişisi. Orijinalliği üslubundan yazısının kuvveti de gözlemleri ve tecrübelerinden gelir. Tecrübe denen şeyin yaş ile çok alakası olduğuna inanmıyorum aslında. Salt yaşanmışlıkla da değil, yaşanmışlıkların alıp götürdükleriyle ilgili. Yazar yaşamasa bile söz konusu duyguları yaşamış gibi verebilmeli ve okuyanlar kendilerinden mutlaka bir şeyler bulmalıdır, aksi taktirde doğallık da gider.

Sonra rahatsız bir ruh gerekli, hayat yumuşak yastıklarını vermemiş olmalı o yazar kişisine. Belirli bir yaştan itibaren de yazmaya hevesli biri kitap okumayı kademe kademe bırakmalıdır kendi üslubunu bulmak ve diğerlerinden etkilenmemek adına..

Ben ders kitapları dışında fazla okumam ve açıkçası bu durumu utanılacak bir şeymiş gibi düşünmüyorum. Nadiren bana perspektif kazandıracak "şeyleri" okuyorum ve bunun illa ki kitap olması gerekmiyor. "En son ne okudun" ve "ne tür kitaplar okursun" gibi soruları hiç sevemedim zaten. Kısacası ben işime yarayacak her şeyi okuyorum. Yazmanın tutku haline gelmesinin ne demek olduğunu bilenler beni anlayacalardır sanırım..

Dergilerde veya internetteki ortamlarda yazdığım zaman gelen olumlu eleştirileri ciddiye almamaya başladım artık. Gururumun okşanması hoşuma gittiği için bu tür beğeni ifadelerine muhtacım. Beğenisini ciddiye aldığım insanlar sadece değer verdiğim insanlar olur ve zaten onlarla paylaşmak için can atarım yazılarımı..

Eleştirilere de "gerçekten çok teşekkürler, bu eleştirileriniz gerçekten benim için çok önemli" diyen yazarların çoğunun da bu eleştirileri zerre takmadığını size içerden biri olarak söyleyebilirim. Neden mi? Şunun için, aslında yazarlar trajik insanlardır, hatta trajikomik bir alışverişin kahramanlarıdır. Yazılarını yazarlar, heyecan içinde beklemeye başlayıp sonra da gelen olumlu/olumsuz eleşirileri dinlerler. Okuyucuların üzülerek söylüyorum ki çoğu yazıyı bir kez okur ve beğenilerini dile getirirler. Kimse çıkıp da "ne boktan bir yazı bu, hatta berbat ötesi" demez. Çünkü hem kendileri bir eser çıkarmamanın verdiği savunma anı boşluğu ve karşısındaki kişinin ona "madem beğenemedin sen daha güzelini yap" savunmasını yapabilecek kadar bayağı olacağı düşüncesiyle beğeni dile getirip susarlar ve eserleri okumayıp "tüketmeye" devam ederler. Bu elbette ki okuyucu kitlesinin eğitimsizliğinin bir sorunudur da.. Bizler okunuruz ve tüketiliriz. Edebiyatçılar sadece kitap arkalarındaki bir fotoğraf kadar görünürdürler, senaristler jeneriklerdeki isimlerdir ve şarkı sözü yazarları da pek farklı değillerdir. "Parsayı" toplayanlar hep göz önünde olan kişilerdir. Şarkıyı söyleyen, filmde oynayanlar ile yönetmenlerdir mesela.. Ama en azından kitap yazarları bir parça "görünürdür" ve parsayı toplayanlardır.

Uzun lafın kısası; iyi bir yazar imladan-noktalamadan önce cesaret ve üsluptan gücünü alır. İnsanların egolarıyla beslendiği için onun egosuna ters gelen ve anlayamayacağı türden yapmacıklıklara ve klişelere kaçmamalıdır. Her türden eser verebilmelidir. Hep ağlatmak ya da hep güldürmek okuyucuda yazarın tekdüze olduğu inancını yaratır.
İyi bir yazar (adayı) ruhunda her zaman bir boşlukla -ne kadar çok insanla düşüp kalksa bile- her zaman bir yerinde yalnızlığı hissetmeli, öfkesinden de sevincinden de kalemine (artık klavye aslında) bir şeyler katabilmeyi ve her duygudan yararlanmayı bilmelidir.

15 Haziran 2008 Pazar

yeni başlayanlar için bayağı entellik

Açıkçası Altan ailesinden hoşlanmam, politik görüşlerinden hazzetmediğim içindir bu.. ancak Türkiye'de entel olmanın şartları hakkındaki çetin altan'ın bir yerde gördüğüm yazısından sonra yazarlıkları, gözlem kabiliyetlerini görünce kalemlerine hayran olmamak mümkün değil. İşte çetin altan'a göre ülkemizde entel olmanın şartları:

1.) bezgin, yorgun, anlaşılmamışlıktan* sıkılmış ve ille de karamsar olmak.
2.) nasılsın diye soranlara “bu memlekette nasıl olunursa öyle” demek.
3.) hiç bir şey üretmemek.
4.) üretilmiş her şeyi yargılamak ve hafifçe gerinerek onları üretenlere burun kıvırmak.
5.) hiçbir şeyi derinliğine bilmemek ama biliyormuş da, uzun boylu anlatıp açıklamaya değmez buluyormuş gibi görünmek.
6.) politikacılardan yontuculara, balıkçılardan ressamlara kadar çekiştirmedik kimse bırakmamak ve sadece camekânlı köfteciyi güzel adam olarak bulmak.
7.) aşık olup*, hem tokadı patlatan haşin erkek, hem de ayaklara kapanıp ağlayan duygusal erkek salıncaklanmasında gidip gelmek.
8.) denize düşmüş sandal çıpasını, dibe dalıp çıkartan 12 yaşındaki bir çocuğu görünce “bunu yazmak gerek” diye mırıldanmak.
9.) her şeyi ince bir nükte ile vurguluyormuş gibi, yarısı yutulmuş cümlelerle konuşmak.
10.) başkalarına ait yargıyı daima elinde tutmak.
11.) çok iş yapıp da yorulmuş gibi tatilciliği ön planda tutmak.
12.) resim sergisi dolaşmak ve bazen bir tablonun önünde durup, yanındakilere dönerek “soylu bir çaba” demek.
13.) bir yığın önemli iş önerisi uydurup, ödün vermemek için hepsini reddettiğini açıklamak.
14.) durmuş oturmuş yazarlara, sinemacılara, tiyatroculara diş gıcırdatmak ve onlara sövmek.
15.) politika konuları açıldığında, halk sevgisiyle kahrolmanın* kısık gözlü bakışlarıyla öfkeli iç çekmek.
16.) flört konuşmalarında yaşamın gerçeğini dank diye söylemek ve psikolojik analizler yapmaya kalkmak.
17.) yaşamış taklidi yapa yapa, hiç bir şey yapmadan ağır ağır yaşlanıp kaybolmak.

8 Haziran 2008 Pazar

Konumuz din olmalı bugün veya daha albenili bir sunuş yapmam gerekirse dinin kapsamı ve etkili olup olamadığı yerlere girelim biraz. İnanç lafını ağzına sakız yapmış olanlardan nefret ederim açıkçası ve şu sıralar her reklamda milli takıma yönelik şişirme inannç temalı reklamları izlemeye bile tahammülüm yok. Neden mi? Çünkü, inanç denen şey tehlikeli bir kelime olmanın ötesinde aşırısı kendine inançsızlığa çıkan bir kavram.. İnsanlar ve toplumlar ne kadar aksini iddia ederlerse etsinler, inanç ları maddiyatla değiş-tokuş edenleriz, hepimiz..
Mesela ilkokuldan beri her din kitabında bok atılan, peygamberimizin kabilesi Kureyş Kabilesi’ni ele alalım. Bu adamları biraz irdeleyeceğim açıkçası ve İslam’ın karşısında durmalarının pek de mantıksız –en azından kendi mantıkları ve dünya görüşleri çerçevesinde- olmadığını iddia edeceğim.


İslam, Hristiyanlık, Musevilik veya çoğu kitapsız din ve öğretinin temelinde ezilmişlere yönelik bir çağrı vardır. Zira kendinden yüce, her şeye gücü yeten ve ezilenlerin, fakirlerin yanında ve haksızlığın karşısında zulme başkaldıran bir tür süper güce, süper kahramana duyulan özlem en sık böyle toplumlardan çıkar. Bu güç ortaya çıkacak ve inancından, bir çeşit yakarma ritüelinden başka çaresi olmayan, başka şeye gücü yetmeyen kişilerin/toplumların kurtarıcı olacaktır. Böylece maddiyat yoksunu kavimler, ezilen insanlar bu her şeye gücü yeten kudrete kendini teslim etmenin ödülünü bu veya öteki dünyada mutlaka alacaktır. İnanmayan, bunda pragmatik bir fayda görmeyen ve ihtiyaç duymayan –ihtiyaç duyduğunu hissetmeyen,eksikliğini yaşamayan- maddiyata doymuş kavimler ise ya cezasını bulacak ya da derin boşluk içinde yaşamaya mahkum kalacaklardır.


Öğrenim hayatımız buyunca bizden çokça küfür yiyen Kureyşlilerin sorunu da tam burada çıkmakta aslında. Bu adamların geleceği Kabe ve burada bulunan putlara tapmaya gelen diğer kavimlerle yapılan inanç-veya inançsızlık da denilebilir- turizmine ve o sırada yapılan ticarete bağlı. Bolluk ve refah içinde yaşamakta, bu sebeple de herhangi bir boşluğu hissetmemekteler. Fakirler umurlarında değil, onları köle olarak alıp satmakta ve kendilerini kendilerin tanrısı konumuna sokmaktalar. İhtiyaçları olan her şeye sahip olmanın verdiği kendine güven ve gururu yaşamaktalar. Ve böyle bir topluma gelen peygamberimize bu haklarından vazgeçmemek adına türlü savaşlar açanlar da onlar.


Peki bu onları ne kadar suçlu yapar? Cahiliye devri safsatasından çok onların bu tavırlarındaki temel sebep sahip oldukşarı güç ve bolluktan vazgeçmek istememeleri. Bakın sunu söylemek istiyorum ki, şu anki gibi o zaman da para en önemli güç kaynağı ve hiç bir boşluğu yaşatamayacak kadar güçlü o zamanlarda da. Dara düşmek ve mağdur olmak gibi bir riski olmayan bu kavim de yakaracak ve çözüm dileyecek bir yüce kudretin ihtiyacını hissetmemiş o ana kadar. Bu olayı o devrin şartlarına ve bununla birlikte günümüze kadar değişmeyen bir olgunun (evet, para-maddiyat) ışığında sakin kafayla irdeleyince kızmamız lanetlememiz gerekenlerin inançsız kavimlerden çok toplumun hepsi olduğuna kanaat getiriyorum ben. Şu anki Arabistan yarımadasının durumuna baktığımızda aşırılıklarıyla ün yapan şeyhlerin hayatlarını okuyup öğrendiğinizde sanırım bu duruma hak vereceksiniz.
Ezilenler o zamanın zenginleri olsalardı bir kurtarıcıya ihtiyaçları olmazdı. Tıpkı günümüzdeki gibi. Allah’ın zenginlikle imtihan etmesinin ne kadar da yerinde bir tutum olduğunu anlayabilirsiniz bu yolla. Korunmaya gözetilmeye ihtiyacı olmayanların, kendilerinin tanrısı olmayı seçenlerin ve sahip olduğu maddi imkanlara aşırı güvenenlerin aklına bir kurtarıcı fikri gelmemiştir. Ancak şartların değiştirdiği bireyler olarak bir yüce güce yakarma istekleri bu saydığım güç durumlarına göre değişiklik gösterebilir...

--------------

Bugün bu blogda gene ciddi bir yazı yazıp kendimden sıkılmayı başardım cidden.. Hayatım yine bilinmez bir devreye giriyor. İhtiyacım olanları bulamıyorum yerinde, arkadaşlarımı da kaybediyorum. 2 ay boyunca yaz okulundayım ve bunu kendim istedim. Cebimde 3 milyonla gezinmek gibi bir huy edindim bir haftadır. Okula gidiyorum, bulduğum arkadaşlarla biraz takılıp tekrar dönüyorum. 1.5 ytl dolmuş param, gidiş-dönüş için ediyor 3 ytl... Kendini default ayarlarına döndürmek gibi bir şey. Sıfır makyaj sokağa çıkan kokoş kızlar gibi olmaya da benziyor bazen ama olsun.. Hedonistlikle nihilistlik arasında sarkaç gibi salınıyorum. 7. Cadde yüzeyselliğiyle beni büyülüyor. Yok yok, uğradığımdan değil, uğrarsam tunalıya giderim ben yahu :) Milli kütüphanenin orada dolmuş beklerken görüyorum onları. Dolmuş ve otobüsler her zamanki gibi bana ilham vermeye devam ediyor, ama çok yoruluyorum kendime spor bir araba alacak param olsa hiç durmam alırım diye düşünüyorum dolmuş her ani fren yapışında. Sonra diyorum insanlar iyi, sonra diyorum neden karşıma öyleleri çıkmıyor. İkiye bölündüm bir yanım acımayı unuttu diğeri flashbacklerle hiç unutmuyor. Siz hiç aç kaldınız mı? Ben kaldım ve uzunnnn bir aradan sonra o günü hatırladım. Aç kalmak gerçekten kötü bir tecrübe ömür boyunca unutamıyormuş insan.

30 Mayıs 2008 Cuma

odd and ends

“Bütün ölümsüz duygular sadece bir benzetmedir ve şairler çok yalan söyler”
-Friedrich Nietzsche-

Hayatlarımızı rahatsızlık duymadan ve boşluk hissi yaşamadan sürdürebilmemiz için çeşitli amaçlar taşırız veya taşımak durumunda bırakılırız. Normal insanların hayatlarından bahsediyorum tabii ki..
Sakin kafayla bir düşünün, hayatımızda boşluk hissine kapıldığımız ilk zamanlar(tabii o yaşlarda bu hisse anlama veremiyor olabiliriz) okul öncesi ve kendimizi anımsadığımız döneme denk geliyor bence. Oynamakla, beslenmek ve korunup kollanmakla geçen bir dönemden kendi hayatımızı sorgulamaya başlamadan birden okula başlıyoruz. İlk amacımız ve boşuk giderenimiz de bu okul konsepti oluyor.. neredeyse 20’li yaşların ortalarına kadar –başka hiç bir amacımız olmasa bile- dersleri geçmek ve bize verilen emekleri geri döndürme amacıyla yaşamaya başlıyoruz. Mezuniyetten sonra –veya önce- bir hayat arkadaşı bulup evlenip yuva kuruyor (dikkat ederseniz kariyer amacına girmedim zira evlilik ve akabinindeki amaçların yanında bana sönük ve depresif hatta yıpratıcı bir amaç olarak geliyor )
Yuvasını kuran insanın çocukları da olunca ana amacı olan bu “çocuklara gelecek kurmak” motivasyonu da daha önce belirttiğim zayıf amaç kariyerin “şekillendirici amacı” oluyor. Peki çocukları olamayan insanların amacı ne olabilir? Ya kariyerlerini ana amaç haline getiriyorlar ki bana göre mutsuzluklarının ateşine ara ara odun atmakla eşdeğer bir olay. Veya ana amaçları bir çocuk sahibi olmak oluyor ve bunun için kaynaklarını seferer ediyorlar.
Çocuklara gelecek vermekle geçen bir ömrün ardından, kariyerlerinin de sonuna gelen insanlar, artık ömürlerinin de sonuna geliyorlar ki, bu oldukça mantıklı bana kalırsa. Zira kalan ömürlerinin azlığı uzun süreli bir amaçsızlığa ve boşluğa girmek için fazla bile..
Hayatımızı şekillendiren de, çekilmez kılan da bu amaçlarımız. Bizi yönetiyorlar, içimize işleyip gerçekte ne olduğumuzu, en büyük korkularımızı, en saklanmış açığa çıkmaz denilen gizlerimizi su yüzüne çıkarıyorlar. Amaçlarımız olmadan bir hiçiz. Durgun bir derede, yazın öğle sıcağında sürüklenen bir odun parçasından farksızız. Nereye gittiğimizden bile habersiziz ve zaten önemi de yok amaçsız.
Bunu bilmemkaçıncı finalime çalışırken, gecenin en köpek ulumasına karışan zamanında düşünüyordum. Pencereyi açmıştım içeri biraz “ses girsin” diye sanırım.. Yanımda olan, bana destek olan sahip olduğum tek şey ailemdi. Zaten abimle kalıyorum genelde ve annem ve babam da 2 hafta kadar önce gelmişti. Nefes almakta zorluk çekmeye başlamıştım ara ara. Aşırı baskı ve stres altında olduğum durumlarda olur bu aslında sadece. Geçen bir buçuk hafta projelerin, ödevlerin ve sınavların çok ama çok yorucu bir kombinasyonuyla mücadele ettim. İşte o zamanda yanımda olan tek varlığın ailemin üyeleri olmasından dolayı burkuldu içim biraz aslında. Beni sevdiğinden emin olduğum (beni seven demiyorum, beni ben olduğum için seven-) benim de sevdiğim (çıktığım veya türevi bayağı ilişkilerden bahsetmiyorum, aşkın hissizleştirlimiş olmayan versiyonunu kestediyorum ki açıklayacağım ne olduğunu) bir insanın yokluğunu hiç bu kadar çok hissetmemiştim. Aslında beni arayan biri vardı ancak içimden onu geri aramak hiç gelmedi. Zira içinde aşk veya şöyle söyleleyim çift taraflı aşk yoktu.

Finallerimden sonra da kısa süreli amaçsızlığa düşmenin yaşattığı boşluk hissimin ikinci gününde, biraz kendime güvenim gelince aklımdam geçenlerin doğruluk payı beni ürpertti inceden inceye. Şimdi ben Türkiye’nin en iyi okullarından birinin mühendislik fakültesinden mezun olacağım ilerde ve iyi bir maaşla çalışma ihtimalim de oldukça yüksek olacak. Bu da hatırı sayılır bir para ve sempati uyandıracak bir mevki demek olacak. Bunula birlikte ailemin sahip olduğu elverişli maddi durum da beni bir tür cazibe merkezi haline getirebilecek. Kendini beğenmişlik diyebilirsiniz buna açıkçası umrumda olan bir şey de olmaz bu düşünceniz; çünkü kendimi beğendiğim ve kesinlikle tevazu gösteremeyeceğim konuları maddi olanlarda seçen biri değilim.
Konudan konuya atlıyorum ve aslında bu da hoşuma gidiyor.. Nerde kalmıştım? Kendimi kadınların gözünde cazibe merkezi haline getirmiştim. Gelin görün ki kadınların gözünde anlattığım türden bir cazibe merkezi haline gelmem benim okuldan sonraki ana amacım için pek de iyi olmayacak. Karşımdaki kızın (kadın demeyelim, yaşlılık belirtiyor değil mi) benimle birlikte olma amacını ve tahmin edebileceğiniz gibi bana olan aşkının kaynağının ne olduğunu asla güvenilir bir şekilde bilemeyeceğim. Galeceğimin parlak olması mı, mesleğimin cazipliği mi, parasal durumum mu, 4 tekerlekli araçlarım mı veya taşınmaz mallarım mı... Çok klasik olacak ama “beni ben olduğum için bana yaklaşan bir insana kalbimi açmam” benim için pek kolay olmayacak. Ena zından benim için. Hiç bir zaman gerçek niyetin aşk olduğundan emin olamayacağım.
Çok mu saldırmış oluyorum karşı cinse? Herkes böyle değil diyebilirsiniz ve inanın size hak verebilirim; ama... İşte o “ama” bu anlattığım duygusuzlaştırılmış aşktan korkumu belirtiyor. Bir taraf sevecek ama karşı taraf bundan asla emin olamayacak. Çok büyük bir tehlike..
Bu yüzden ben bundan sonraki ana amacımın peşinden koşmayı bırakmaya karar verdim. Kendimi ve duygularımı nadasa bırakma yoluna gitmek istiyorum aslında. Her şeyin "farkında" olarak yaşayacağm sanırım. Diyorum ya, birini “o” olduğu sadece “o” olduğu için sevmek daha genç yaşlarda olan bir şey. Sizinle doğup,büyüyen bir şey. Hayatın karşına çıkarmasından öte, ikinizin birbirinizin yolunu kesmesi gibi bir şey. Aynı yere gitmekten öte aynı yerde kalmak istemek gibi bir şey.
Peki ben amaçsızlığımın boşluğuyla nasıl mücadele edebilirim? Korkmayın kariyer yapmam heralde, beni “ben” yapan yeteneklerime yoğunlaşmam kuvvetle muhtemel..

29 Mart 2008 Cumartesi