30 Aralık 2006 Cumartesi

Rtük amcam, Sam amcam, köprüaltı cam cam






Rtük amcam, benim güzelim Nip/Tuck'ım hakkında geçmiş yıllarda cnbce'de böyle ipe sapa gelmez bir uyarı yazısı yollamış, bugün gördüm; Sam amcam ise aklı sıra kurban bayramıyla özdeşleştirerek tüm dünyayla "adam asmaca" oynamış bugün.(what a shameful ceremony) Değerleri değersizleştirdin, erdemleri yozlaştırdın bir de kanunları hiçe say, nolacak ki. Nasıl olsa sana dur diyecek kimse yok. Her şeyin meşru senin Sam amcam benim, gene kazandın dediğini yaptırdın. Gerçi Saddamı sen yetiştirdin, cebine parasını koydun, darbesini ayarladın; ama elinde patlayınca önce panik yaptın sonra ise işi iyi toparladın, ödülünü gördün, bravo sana...

3 sınavım bitti, kaldı 4 sınav. İçimden hiç çalışmak gelmiyor. Çalışmaya oturduğum anda ne kadar gerekli-gereksiz şey varsa beynime hücum halinde. "Hah, aklıma gelen şu dizeleri yazayım bi köşeye, lan acaba film çekimi ne zamandı tatile denk gelmesin, los angelestan kazım aslında kim, parayla saadet oluyor muydu google da aratayım da bilgisayarı açmaya bahanem olsun... " 8'ine kadar böle gider bu, ama bu sefer tatil yapabilcem galba, şölee adam gibi

Yarın bayram, yarın senenin son günü. Senenin son günüyse şöyle bir meşru hakkınız var: Bugün yapacağınız "kötü" şeyler 2006 da kalacağı için, hızlı ve kolay bir şekilde unutacaksınız; yani şeytana uymak için birebir bi gün olacak

29 Aralık 2006 Cuma

mutlu yıllar ve hayırlı bayramlar...




"The Prestige" gerçekten gidilip görülmesi, etkisinde kalınması gereken bir film, tavsiye ederek başlayayım önce... Kalktık gittik kaanla Migrosa(o hala benim için 3M'li bir Migros, ankamall deil) izleyelim dedik. Migros bir kalabalık gene, bir kalabalık.. Kızılayı hiç saymıyorum zaten. Millet "bayram alışverişini arefeye getirmeyelim, 2 gün önceden yapalım" demiş ve herkes bunu düşündüğünden olacak ortalık kaynıyor.

İzledik filmi, çıktık. Haliyle karnımız acıktı. Herşey o ana kadar yolunda giderken ve ben "nerde kaldı lan bizim aykırı olayımız" diye serzenişe hazırlanırken (aynı anda oturacak yer arıyorduk) şahin gibi atılmaya hazırlandığımız yaşlı teyzelerden oluşan güruhun masası boşaldı. Aynı anda hem biz hem de saftrik bi çift olay yerine geldi. Ama kaanla masaya daha yakın olmanın avantajını kullanarak oturduk. Sonra saftriklerin kız elemanı oturmak istedi. "Afedersiniz, ama önce biz geldik" dedim. Ama female saftrik "biz çok önceden bekliyorduk" diyince (dolmuş durağı mı bu aq, ayrıca bekleme sayacı gibi bir şey mi var ve en can alıcısı: siz yiyecek bişey almıcaksınız, o yüzden gidin güvenpark banklarında oturun )ben "napalım o zaman hepimiz oturacaz" dedim.

4 kişi oturduk. Ben yıldırma taktiklerine başladım. Yüksek sesle film kritiği yapıyoruz. Taktikler etkisini gösterdi ve çiftimiz kavga ederek yanımızda boşalan bi masaya geçtiler. Kavganın 2. ana sebebinin male saftriğin bizimle hiç tartışmaya girmemesi ve onu sözcüsü female saftriğin temsil etmek zorunda kalması olduğunu düşünüyorum (ulan insan hiç mi ses çıkarmaz)

Yemekten sonra kaan'ın milli piyango arayışları başladı ve orda gördüğümüz noel baba kostümlü elemandan 2 çeyrek almaya karar verdik. Ortak alacağımız için para denkleştirecez. Bi köşeye geçtik paraları hazırladık ama o da ne: noel baba yok...
Kaan gördü neyse ki o kalabalıkta ve biz de peşine düştük. Meğerse noel babanın çişi gelmiş, tam girecekken tuvalete, yakalayıp aldık biletleri.

Yeni yıl geliyor. Hem de bayram! Çoğunluk evinde tavuk(hindi deil yani hatta belki de kurban eti -kavurma da olabilir-)+iç pilav+kola ile yemeğe başlayacak. Ana haber bültenlerinde yeniyıla önce giren ülkelerdeki (avustralya ve yeni zelanda kesin çıkar) coşku ekranlara yansıyacak. 2006'nın panoraması yapılacak, neler damga vurdu falan. 2006 da ölen ünlülerin listesi sayılacak. Bazı haberlerde "yeni yıl + bayram, yemeği fazla kaçırmayın denicek, halkımıza yol gösterilecek". Sonra yeni yıl coşkusuna(!) türkücü popçu topçu tayfasının harika performanslarıyla devam edecekler. Küçükler saat 12 de verilmesi kararlaştıran hediyeleri bekleyecekler. En heyecanlı yanı da bu bana göre :) Okul da yok ertesi gün, hem de bayram...
Derken saatler 12 ye çoook çok yaklaşacak. Geri sayımlar başlayacak televizyonda. Banttan yayınlardan bir anda o "geri sayıma" geçiş başlayacak. Yeni yıl herkese (inanması güç) mutluk başarı-sağlık-getirsin denilecek. Hediyeleri -o çocuksu masum ve yerinde duramayan merakları ve heyecanlarıyla- bekleyen çocuklar, hediyelerini açacaklar. Oyuncaklara sevinip, kıyafetlere yüzlerini buruşturacaklar. Sabahtan aldıkları bayram harçlıklarıyla hediyelerini aynı yere toplayıp, ganimetlerine uzun uzun bakacaklar. Sabaha kadar uyumama hayalleri, 3 sularına doğru ağırlaşan gözkapaklarıyla son bulacak. Yatmaya yarı baygın şekilde giderlerken anneleri: "dişlerini fırçalamayı unutma, çok şeker yedin bugün" diyecekler ama fırçalarlarsa da fırçalamazlarsa da o kadar önemli olmayacak o günün hatrına...

Yeni yılda büyük ikramiye gene 4 e bölünecek. Şanslı talihlilerden en az birisi megakent İstanbul'dan çıkacak. Talihli önce 20 trilyon kazandık diye naralanacak ilk şoktan sonra da "hastir ya bizim bilet çeyrekti" diyecek. Onların yerine paralarını banka yetkilileri alacak, medya -en fazla- 2 hafta bu kişileri merak edecek, ettirecek.

Bayramın ilk günü aynı zamanda 31 aralık olduğundan eş dost ziyaretleri de ikinci güne sarkacak. Sohbetlerde aile büyükleri bunun hakkında espriler yapacak. Çocuklar hala dün aldıkları hediyelera bakıp bakıp duracaklar.

Yeniyıl pazartesinden başlıyor ya, bazıları yeni kararlar alıcak ve bu rastlantı onlara ilk 1 ay için güç verecek...

Ben ne mi yapacam yeni yılda? 3 parçaya bölündüm şu anda, o gün karar vericem şahsen. Ama öyle pek de atraksiyon yapacak havamda deilim. Belki sokakta yürürüm, belki yurtta mahsur kalan bikaç arkadaşa uğrarım belki dışarı çıkarım dier başka arkadaşlarla; belki de evde kalırım, sırf abim arar diye.

Bugün annemin zoruyla süslediğim çamı ne kadar özensizce ve iğreti bi şekilde süslediysem anneme o kadar da güzel göründü. Annemin gözlerindeki parıltıyı görüp ben utandım kendimden. Niye bu kadar heyecansızım diye. Çocukken herşey daha güzeldi. Bir gün önceden süslerdik evi abimle. Herşeyi organize ederdi abim. Çocukluğumda, Aydındaki evde ne çam ağacı vardı ne de dışarda bembeyaz karlar. Ona rağmen hiçbişeyin eksikliğini hissetmezdim ben. Hediyeler geldi mi, pasta olacak mı, yiyecekler ve rus salatası hazır mı, sadece ona bakardım. Mutluluğum hediyeler açıldıktan sonra tavan yapardı. Ama ertesi gün kendimi çok yalnız hissederdim.. Süsleri çıkarırlarken üzülürdüm. Bir önceki günle artesi gün arasındaki fark beni şaşırtırdı... Hem de çok. Anlardım sonra: diğer günlerin aslında hiç bir farkı olmayacak.

Şimdi çam ağacı da var, kar da. Ama ben büyüdüm; ama her sene mutlaka beraber kutladığımız insanların bazıları uzakta -bazıları bir daha geri dönemeyecek kadar uzakta-; ama her şey artık daha zor; ama duygularım artık yıprandı; ama ruhum biraz kirlendi; ama inancım ucundan alev aldı; ama heyecanımın fitilini ateşleyen yok...

"Ama"; yeni yılda kendimden beklentilerim var tabii. Verilmiş sözlerim, yenmem gereken korkularım ve itiraf etmem gereken şeylerim var bazı insanlara. Kendime güvenim de var. Herşeyin olması gerektiği şekilde olması dileğiyle...

27 Aralık 2006 Çarşamba

BİLKENTTE HAYATTA KALMANIN YOLLARI - VOLUME 1

Evettt, Bilkentte hayatta kalmanın yolları ve okulun ilke ve raconları başlıklı yazı dizimize (devamını kafam ne zaman isterse o zaman yazarım) hoşgeldiniz. Peki diyeceksiniz “sen kimsin be , otorite misin bu konularda?” Evet otoriteyim ve önümüzdeki dönem Bilkente katkılarımdan ve tanıtımına faydalarımdan dolayı bana kampus içinde öldürme yetkisi bile verilmesi düşünülüyor.

Bu ilk kısımda final döneminizde olduğunuz için size benden ders çalışma/sınav taktikleri ile ilgili bazı öneriler gelecek. Ama burada belirtmek isterim ki, bu taktikler bölümden bölüme değişebilir, ben de bi mühendis adayı olduğumdan size bazı konular epey uçuk gelebilir. Şimdi ilk olarak bölümlere bi göz gezdirelim: Mühendisliğe geldiyseniz zaten Allahınızdan bulmuşunuzdur o yüzden ilk senede her şeyi öğrendiniz öğrendiniz. Sıkıntı tabii çekeceksiniz ve katlandığınız sıkıntılar ile uykusuz gecelerin size hep iyi notlar ve huzur getireceğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Eğer fizik, genetik, matematik gibi bölümlerde çile dolduruyorsanız, keza öyle bu durum. “Ulan” diyeceksiniz hiç mi iyi bölüm yok; var ama onlara ancak uzaktan bakabilirsiniz. Mesela işletme ve uluslar arası ilişkiler benim favori bölümümdür ve hem dersleri -kendinizi verirseniz, adam gibi düzenli çalışırsanız- sizi zorlamaz hem de içindeki öğrenci populasyonu adam gibi adamdır. En azından içleri neyse dışları da odur ve hayatı iyi yaşarlar…

Okula geldim, önce tırstım sonra alıştım (1.5 ay)… Bu evreyi atlattıktan sonra hemen dersleri yoğunluğu sizi dürtüverir. Çoğu bölümün demirbaş dersleri vardır. Bunlar calculus(isme bak), İngilizce (eng 101), Türkçe, ve tarihtir. Bi de sanki her mühendis doğuştan edebiyatçıdır sanılığından “cci”. Oryantasyonu saymıyorum, ondan A alamadıysanız, 12 yi toplayamadıysanız, gidin kendinizi denize atın (ben 15 aldıydım).

İngilizce’den başlarsak; hazırlıktan gelenlerin alışkın olduğu ama benim gibi Cope’u bi gazla geçip, bölümüne kıçtan dalanlar için alienproject gibi gelen essaylerle tanışıverirsiniz. Size bi fotokopimsi reader verirler, okurlar ve okuturlar sonra da en baba konuyu verip 3 kere essay yazdırırlar. Bi de thesis’inize bakarlar, olmamış bu derler, devamlı çiziktirirler. Benim önerim, essayleri önce Türkçe yazıp sonra bunu İngilizce’ye çevirmeniz/çevirttirmenizdir. Bir de balınıza güzel bi thesis bulduysanız, conclusion a kadar onla bağdaştırmanızdır her şeyi… Derste dut yemiş bülbül gibi oturursanız, bazı hocalar size takar, o yüzden hoca konuşurken devamlı sözünü kesin ve konuyla alakalı veya alakasız devamlı konuşun. Laf lafı açar zaten. Sunumlarda da bu ilkeyi benimseyin, iyi hazırlanmak her şeyi ezberlemek değildir önemli olan, doğaçlama konuşabilme ve tartışabilme yeteneğidir. Mesela bana ilk dönem hoca önce Avrupa Birliği’ni eleştir demişti, 1 hafta buna hazırlandıktan ve sunumdan 5 dakika sonra: “şimdi de ondan yana tavır al da görelim ” demişti. Diyorum işte, doğaçlama yapacaksınız ve her şeye hazırlıklı olacaksınız. “Essaylerim kötü ama finalde çok çalışırım nası olsa konuyu da önceden vericekler” diye düşünürseniz, gülerim size. Çünkü o finalde ne olacağı belli olmuyor hiç. Okuyan hocaya göre değişen bi şey. Loto gibi… Hoca tercihiniz John clarkson olsa çok iyi olacaktır, dünya görüşünüz değişir

Calculus sanki herkese farzmış gibi verilir. Dersi derste öğrenecem diye kasmayın, son bir hafta hep yeter (de artar bile) Tabii mühendis olana yetmez çünkü mühendis insanının öyle tek derse bir hafta çalışmak gibi lüksü yoktur. Onun müfredatını ve sınav takvimini öyle hazırlarlar ki 1 hafta içinde her şey olur biter ve arada hep quiz, ödev, proje, sunum, demolar olur. Dersi son bi haftada kasıp yaparsınız ama deftere de ihtiyacınız olacaktır. Bunun için çözüm basit: En ön sıradaki cefakar arkadaşlarınız. Bir de kitap tabii. Ama siz defteri bulamamış ve derslere girmeyip sadece kitaptan bakıyorsanız; ilk midterm iyi bişey gelebilir, hatta ikinci midtermden curve bile alabilirsiniz ama final patlar. Parçalarınızı işletme fakültesi-rektörlük ve meteksan civarlarından toplarlar. İmkanınız varsa calculusu yosum kurtulmaz, azer kerimov veya güneş davenporttan alın.

Türkçe ve tarih, hocasına göre cennet veya cehennem kapılarını açar size. Yaşar kaynak(süper), ali turan görgü gibi hocalar istediğinizi verecektir. Tarih için imkanınız varsa Mehmet saray’ı seçin; final sorularını verir, midterm yapmaz yerine ermeni sorunuyla ilgili 5 sayfalık yazı ister (ulan 2 dönem de aynı konu verilir mi). Ama paraya kıyacaksınız zira bu hoca kitaplarını satar size. (ama çok cüzidir fiyatlar, kelepir gider) Bi de bu hocanın bi kusuru vardır: A vermez, A- verir…

Çalıştınız çabaladınız veya yurtta ftp takıldınız, evde daha güzel meşgaleler buldunuz. 7. caddede kız kestiniz durdunuz veya Tunalıda piyasa yaptınız. Bazen de benim gibi ne zaman reale veya Karum’a giderseniz gidin Ayten Gökçer’i gördünüz(lan hep görüorm sanki ünlü olan benmişim gibi o bana dik dik bakıo). Ama sınavlar geldi çattı. Finaller ve midtermler arası fark 2. sınıftan sonra kalktığı için; ben genel olarak midterm rules yazacam:

1- Bcc deki sınavlarda en arkaya oturmayın, en arkadan bi öndeki sıra grubunu gözünüze kestirin

- En arkadaki arkadaşlaarrr, lütfen öndeki yerleri doldurur musunuz…

2- İnsan arkadaşlarını seçebiliyor ama asistanını seçemiyor. Bu kanayan bir yara… Sınavda soru sorabilirsiniz bazılarına; ama (adam gibi) cevap alabilmeniz mümkün müdür bilemem.
- Hocam şu şu şu diyor, ben anlayamadım nasıl olacak?
+ Ben bilemem, bana teknik konularda soru sorma

- Hocam(sanki hepsi asistan da, ulan bazısı daha ug onların) şunu anlayamadım
+ Ben bilmem (beyim bilir) Hocanız gelsin ona sor

3- Sınavdan hemen önce “ulan şunu unuttum, tekrar yapayım, ezberleyivereim, sıraya yazaım” demeyin. Yoksa sınavda sadece en son çalıştığınız o kısımları hatırlarsınız, Bu da çok komik oluyor gerçekten. Bu durumda alacağınız maksimum not 25 olur.

4- “Ulan 1 saat kalmış çalışamadım şu kısma, yarım saatte ne değişcek” demeyin. Çok şey değişiyor. Bulun iyi güvendiğiniz bi arkadaşınızı sorun, anlatsın. Siz kader ortağısınız. Anlatmamazlık yapmaz. Eğer böyle yapan benciller olursa(ki her bölümde böyle aymazlar olabilir) dedikodu çıkartın: “Lan olum bu adam çok bencil sorduk sölemedi; it, hatta curve ü yükseltti, yurt odasında kitle imha silahları var, kimya labından arakladığı uranyumları zenginleştirio ” deyin. İntikamınız güneydoğu mutfağı gibi acı olsun… Oh olsun, bencilliğe yer yok bu okulda.

5- Finalleri yediniz, umduğunuz gibi gitmesse her şey, hocanın yanına gidin. Şansınızı deneyin. Ama not istemeye de yüzünüz olsun. Not istemeye değil sadece final kağıdına bakmak için odaya girip, boş kağıda haybeden eklenen 16 puan ve akabinde yükselen bir not sadece benim gibi şanslı adamlara nasip olur. Yüzünüz olsun dedim, şimdi gidip de hocaya ilk döneminiz bile olsa “hocam dismizz olcam” demeyin. Çocuk mu kandırıonuz, araştırırlar.

Hepinize finallerde başarılar diliyorum, ben batmışım nasıl olsa; bari gençlerin önünü açayım

25 Aralık 2006 Pazartesi

Tecavüz kaçınılmazsa...

Saat 01.00 itibariyle eve yeni ayak bastım. Ama bugün ilk finalime (ınternational relationsss) girmenin getirdiği heyecan vardı yani... Bu dönem belki de en fazla kastığım ve beni en fazla uğraştıran ders o oldu. Artık nası şartlandırmışsam kendimi, sınav başladığı anda (paltoyu bile çıkarmadan) sorulara giriştim. 1 saat boyunca aynı pozisyonu korudum (sanki değiştirince büyüsü bozulcaktı aq) İş inada binince on Hıncal Uluç gücündeyim, dier dersleri bi kenara bırakıp, uluslararası politikaya kıçtan daldım bi anda. Ama bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum başka dersten... Bilemiyorum yani

Finaller başladı ve okul eş zamanlı beynime ve duygularıma tecavüz etmeye başladı. Mühendisler olarak final haftasında insanlıktan çıktığımız da pekala gerçek. Sadece sınav da değil, proje ödevlerin sunum, demoları, vb vb... IR dan çıktığımız anda projenin ikinci demosu (ki gece 22 30 daydı ve geç gelmemin ultimate sebebidir, alem yapmadık yani) için canhıraş çalışmaya başladık. Ama gerçekten değdi. Sonra hocanın ayağına Tubitak'a gittik. Sunum biraz geyik biraz "aferin gelişirmişssiniz kendinizi" sonra da günü ölümsüzleştiren fotolar(elime geçince gösterriimm)

Şimdi mi? yarına geyik var, biraz bakıp yatmam lazım ve çarşamba prob!! Çarşambaya kadar böle bu işler. Ama çarşamba gecesi "bilkentte hayatta kalma teknikleri" yazı dizime başlarım heralde. Biraz da merak edin...

23 Aralık 2006 Cumartesi

Serzenişte bulunmak

Cumartesi için aslında çok güzel planlar yapmak… 9 da erkenden kalkmak. Apar topar saat 10 daki proje demosuna yetişmek. “En fazla 2 saat sonra serbestim” diyerek, içinden sevinmek. Ama olmamak… 3 aydır üzerinde çalışılan projenin piç edildiğini görmek. Apar topar arkadaşlarla okulun yolunu tutmak. 12 den 7 ye kadar çalışmak. Yorulmak. Eve gidince daha da çalışacağını düşünüp demoralize olmak. Lanet etmek. Ama elinden bir şey gelmemek. “Yeter artık bu kadar kendini yıprattığın demek” ama “bir kere verdiği sözü unutamamak”. 21 50 servisiyle tunusa gelmek. Ordan kendini eve götürecek son dolmuşu beklemek. Dışarının soğuğunun iliklerine işlediğini, 3 günlük sakalına sindiğini fark etmek… Düzensizliğine küfür etmek. “Artık değişmeli bu” diye söylenmek. Çok uzaklardakileri düşünmek, aylardır görmediklerini özlemek. Yapamayacağını düşündüğü tatilin planlarını yapmaya çalışmak. Dolmuşa binmek. 1 kişi uzatmak. Ayakta kalmak. Sinirlenmek, belli edememekten korkmak. Gözleri dolmak. Müsait bir yerde inmek. Kapıyı açmak eve girmek. 2 aydır beklediği, en sevdiği yemeğin yapıldığını ama artık buzdolabına kaldırıldığını görmek. Ağlamak… Çok ağlamak. Kendi kendine söz vermek: Önceliklerini yeniden belirlemek.

21 Aralık 2006 Perşembe

Babalar




Hemen adama küfürü basmayın diye üste şebek bi fotoğrafını koydum. Orhan Pamuk'un aldığı Nobel ödülü konusunda ne düşündüğünüzü bilemem. Kimi Türklere sövdü de aldı diyor kimi hakkıyla kazandı diyor. Ben de açıkçası ilk başlarda bu adama pek de ısınamadım.(kızı dışında tabii-yiğidi öldür hakkını ver-, tam bir edebiyatçı kızı kendisi: şiir gibi) Ama ödül törenindeki konuşmasının tam metnini okuyunca hele hele de konuşma yaparken heyecanını ve tavırlarını görünce etkilenmedim desem yeridir. Konuşma yaparken ara ara takılan, sesi titreyen, hatta heyecandan bi ara ellerini konuşma yaptığı kralların ve komitenin önünde pantalonunun cebine sokan bir adam... İyi yazarların çok kötü birer konuşmacı olmasının canlı örneği :P Ben ise nobel komitesi haklı mı haksız mı veya adayları ve kazananı nasıl belirliyor dan öte
( ki aha alın size beter bi örnek = http://nobelprize.org/nomination/peace/nomination.php?action=show&showid=2609 )

Pamuk'un yaptığı "Babamın Bavulu" adlı konuşmasının üzerinde durmak istiyorum. Yazar olmak isteyenlere çok sıcak öğütler var bence ve tavsiyem biryerden bulup mutlaka tam metni okumanız. Beni etkileyenler ise:

"...Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız."

"...bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur. "

"...Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. "

"Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum... "

"...Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız. "

"...O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime "mutluluk nedir?" diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? ... "

" Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım... "

" Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. "

"... yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum... " "...Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum... " "...Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum. "

...Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.


-------------

İşte böyle. Babamın bavulu'nu okuduktan sonra aklıma şöyle bir şey geldi(bi şimşek çaktı, evet evet çaktı). Yani hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum. Tarihe bir şekilde damgasını vurmuş her erkek, çizgi romanlardaki süper kahramanlardan seri katillere; büyük devrimcilerden manyak diktatörlere(onlar bi de kadınlardan çekti); ışıldayıp duran büyük filozoflardan iz bırakan bazı bilimadamlarına kadar çoğu, geçmişinde ya babasıyla iyi anlaşamamış, ya ondan aşırı etkilenmiş ya da onların yokluğuyla çok erken yaşta tanışmış olanlar. Belki de bu nedenlerden birinden dolayı tam bir erkek olma fırsatını yakaladıkları için. Hırs, açgözlülük, fedakarlık, dayanıklılık, asalet veya aklıma gelmeyen ve insanı sivrilten başka hangi değerler varsa... Kim bilir?

20 Aralık 2006 Çarşamba

Diyoouusunnn

WE ARE OUR DESIRES*

Bugün neredeyse 1 haftadır gördüğüm rüyayı yine gördüm. Bu sefer "ulan bu nası şey, korkmaya başladım artık" diyeceğime biraz psikanalistliğimi(!) konuşturayım dedim. Rüya nası bişey, şöyle bişey: Babamla arabada yolculuk ediorz, yolculuk esnasında uçsuzz bucaksız bir uçurumun kenarından geçerken( korkuluk falan yok, büyük ihmal :P ) sola kırıp babam yola devam edecekken, ben devamlı sağa kır(da uçurumdan aşağı yuvarlanalım)diyorum. O her seferinde normal bi şekilde yola devam ediyor ama ben acayip bir stres yaşıyorum. Ortam da evlere şenlik: Güneşin batma anı; bulutlar koyu turuncu, yolda başka hiçbir araba yok...

Kendimce anlamını buldum rüyanın (ailenizin korsan psikanalisti olarak): O yol babamla benim ilişkimizi simgeliyor,uçurum anlaşmazlık kavga falan; normal güzergah da benim ilkokulda babamla sürdürdüğüm örnek baba-oğul ilişkisi... Sanırım babam ne kadar normal bir ilişki isterse istesin dayatan benim olmaması için ve huzursuzluk çıkarmak istiyorum uçuruma yuvarlayarak arabayı. (bu alegoriyi tuttum, tamamen kendi yaratıcı bilinçaltımın ürünü)

Valla sır kapısı tadında oldu biliyorum ama gerçek. Önlem almak lazım, bir daha görmek istemiyorum aynı rüyayı.

*Sigmund freud...

TIKKY OLUNMAZ, TIKKY DOĞULUR

Yemekten sonra baktım ne göreyim: mutfakta boy boy ayvalar. Eh yeriz artık, finallerden önce son bir alıştırma, sonra nasıl olsa...

Verilmiş sözlerim 2. döneme kadar sarktı. 2 senaryo + bir tane Shakespeare sunumu. Hadi bakalım kolay gelsin. Zaten 2 hafta tatilim var bari bir haftasını kullanabileyim. Finaller de başlıyor... 25 aralık-8 ocak. Hele 8 ocaktaki tam manasıyla bir final. Şimdi IR çalışmaya niyetlenmek niyetindeyim... Ama nedense içimden çalışmak gelmiyor. Ama olsun içimden bu şehirden kendimi kurtarmak gelirken canım Bilkent'ten hiç mi hiç ayrılmak istemiyor. Seviyorum ben okulumu bea çevremi de seviyorum, hatta tikky'leri bile çok samimi buluyorum artık. Kararımı verdim(tamamen okuldan etkilenilmiş bir karar bu, akıl sağlığım da yerinde). Kızım olursa bi tikky ismi koyup, gerekirse özel mi özel hocalar tutup onu kültürlü bir tikky haline getirecem. Hummersa hummer, cipse cip. İçinde kaybolsun farketmez, alıcam kızıma. Yaşadığı bütün duygularına ortak olucam, sevinecekse, üzülecekse, oha falan olacaksa onunla olacam, beraber kal gelicek bize. Hayattaki yıldızları sadece converse pabuçlarda aramasını sağlayacam. Kış soğuğunda dışarlarda sersefil olmasın diye eve solaryum odası alıcam. Herşeyi son moda olmassa hayata küser, en pahalı şeyleri alacam. Saçlarını kanarya sarısı yapması için baskı kuracam. Ve bilkentte okutacam, kararım kesindir... İşte bu kadar fedakar bi baba olucam ben!