31 Ocak 2007 Çarşamba
Ebyaz...
"Ebyaz" bana kalırsa çok ses getirecek bir film olacak; bir de galası olursa geçen seneki gibi, bakın görün Bilkent nasıl bu filmi konuşacak
Hepimiz Berkiniz, hepimiz mühendisiz
Ders programımı mucizevi bir şekilde ayarlayabildikten sonra deha program stars'ın bir türlü eklemeye yanaşmadığı 6. dersim için önce intro to social psiko'yu istedim. Perşembe günü önce psikoloji bölüm sekreteri dünyalar güzeli Duygu Hanım'a kota açması için başvurdum. Ama pols sekreterinin ilgilendiğini söyledi, hemen ardından da psikoloji için bana yer bulmak için kendini paralamaya başladı. Ben uyacak section yoktur heralde derken, cesur ve güzel Duygu Hanım bana bir tane buluverdi. Ama cuma sabahına kota açtırmam lazımdı çünkü maşallah yurdum insanı psikoloji ilmine hücum ediyordu...
Cuma gününün benim için stres dolu olacağını nerden bilebilirdim. Sabahın 9 unda geldim gene psikoloji'ye, Duygu hanım: "sen git bölüm sekreterine, ordan beni arasın hemen açayım kotayı" dedi. Ben bölüm başkanının anlı şanlı tuğrasını atmasını beklerken add-drop kağıdına, kotalar dolmuş. Sinirle psikoloji sekreterliğine seyirttim. Yanımda bizim bölümden başka bi eleman bitiverdi. İkimiz sekretere yöneldik ve o da ne: Emre Özgen de katıldı hasbıhalimize... Ben ısrarla bana uyan tek sectionun 2 olduğunu ve psikoloji ve sosyal psikoloji alabilmek için nerdeyse tüm sectionlarımı değiştirdiğimi anlatırken; o önce bize Kanada'dan gelen dünyaca ünlü bi hocanın dersi nasıl olur diye sordu. Onun sectionu bana uymuyordu; ben artık ağlamaklı oldum. Sesim titrerken Emre ÖZGEN, section 2 ve 3 ü boşaltmak için yeni section açacaklarının garantisini verdi, ve "pazartesiyi bekleyin gençlerrr" dedi.
Pazartesi de güç bela açılan 11 kişilik kotadan 8. olarak psikoloji alemine girdim.
Salı günü de Oliver Wright'la ilk dersime de girdim. Kendisi tam bi İngiliz. İlk saatten başladı derse. Hatta bize "Cognitive psychology'nin" ne olduğunu yazmamızı istedi önce onunla ilgili bir kısa paragraf dağıtarak... "Ulan ne demekti bu cognitive" derken hislerimla "bilişsel psikolojidir la bu, davranışsal olamaz " diyerek işin içinden sıyrıldım. Gerçekten de öyleymiş, hoca yazdıklarıma "pretty good" diyince valla sevindirik oldum. Ama dersin kitabı için sıra değil rahle lazım bize, bu sorunu nasıl atlatacaz bakalım...
26 Ocak 2007 Cuma
Instant judgement day
Bir tatbikat bu kadar doğaüstü olaylara gebe kalırsa ben de bu işe el atarım…. Tatbikatımız şenlik havasında başlıyor, çoluk çocuk, hısım-akraba gelmiş herkes çekirdek çitleyerek izlemeye. İlk deneme başarılı. İkincisinde serüveni bol olaylar silsilesi başlıyor. Bi itfaiyeci alevler içinde kalıyor; ama maşallah amcam yılların emektarı; durumdan doğaüstü güçler kazanarak çıkıyor. Öldürmeyen şey onu da güçlendiriyor hatta bir adım ötesinde, amcaya ateşe hükmetme hatta onunla aduket çekebilme yeteneği bahşediyor. Ama büyük güç büyük sorumluluk getirir di mi yani; amcam gücünü kötüye kullanarak amirlerine ateş fırlatıp ortalığı mahşer yerine çeviriyor; ulan bu kadar kolay bi şey nasıl böyle karmaşık bir hal alıyor; bize de “noldu lan bir anda öleee! Bi daha izleyeyim şunu ben” demesi kalıyor
25 Ocak 2007 Perşembe
CS WARS EPISODE 3- REVENGE OF THE STARS
Yok lan yorgun değilim; alışmış kudurmuştan betermiş gerçekten de. Bu enerjikliğim beni bile oldukça korkuttu. Sabahın onunda geldim okula; dünkü tüm planlarım gözlerimin önünde dolan kotalarla uçup gitti bi anda. Ulannn fiziği alamıcaz; ulannn İtalyanca 14 olmuş; ulannnn sosyal psikolojiye yer kalmadııı derken; ve randevuya son 20 dakka kala elimde uçup giden planlarım varken bir mucize gerçekleşti sayın arkadaşlar…
Gün’le aynı anda girdik laba. Onun değiştireceği section benim istediğim ve full dolu olan sectionlardan biri. Ben çıkacam aga ordan gel al dedi. Tüm sectionlar lego gibi kenetlendi; aldım ama salak program bizim bölüme 5 dersen fazla vermeyince yarına kaldı almam gereken bi ders. O dersi de alınca yazarım artık; nazar değiyo be sonra
Millet güle oynaya derslerini alırken dikkat ettim de bizim bölümde ders seçmekte olan öğrenci ile tekmeye kafa uzatan futbolcu arasında pek bi fark yok. Taraftar da arkamızda değil; başkanın desteği de azalıyo (“yabancı dilleri saymam looo” diye dedikodular aldık) Hatta bu dedikodular öyle bi yayılmış ki: arkadaştan bana; benden tüm bölüme yayıldı. En sonunda Berrin Hoca dayanamamış ve benim doldurduğum Kaan’la konuşurken patlamış:
Kaan: Hocam ben şey sorcaktım; yabancı diller cumulative’e katılıo muuu?
Berrin Hoca: Yaaa; Berkin söylüyo de mi bunu size!!
Saat akşam sekiz oldu; gülmekten ve geyikten yorulduk. Kaan zaten 3 de gitti eve; Serdar’da uçağa yetişti 7 de… Durakta beklerken çok susadım. Eve dönmeden de canım bira çekti. Aldım geldim; içtim biraz biraz. Gözlerim yanmaya başladı, şaşırdım ben bu işe. Yarın sabahın ilk ışıklarıyla bölüm sekreterliğindeyim; alıcam o dersiiiiii
23 Ocak 2007 Salı
Kendimi kontrol edemiyorum..
Klibin hemen başlarında yönetmen tarafından(tabii eğer varsa) klipteki gençliğin biraz crazy olduğu fikri oldukça profesyonelce aşılanmak istenmiş. 30. saniyesinde falan ise Gençkan’ın aslında bizimle dalga geçmek istediğini sanıyorum. Elindeki gözlüğü “hassst..rin laa” diyerek olanca piç ifadesiyle bize savurması onun aslında kimseyi ciddiye almayan cool biri olduğunu kanıtlıyor. Hemen akabinde bir grup gencin Şen Kardeşler Aile Çay Bahçesinde(reklam oldu,pardon) çıkardığı kavga ise gençliğin hırçın Karadeniz dalgaları gibi asi ve yıkıcı olduğunu anlatıyor. Yokk yokk , pardon sonradan anlıyorum ki bu gençler dans ediyor. Küçük Emrah’dan 2 level yaratıcı dans edebilmeleri ise benim tek tesellim oluyor. Özellikle kavgadaki siyah tişörtlü gencin yeni figürleri beni benden alıyor(3’lük atan bryant figürü)
Gençkan ise dans etmeyi bir yaşam felsefesi haline getirmiş. Keşke bir de becerebilse. Ama yiğidi öldürüp hakkını da vermek lazım. 16. saniyede, 2 kızın arasında kalmanın verdiği heyecanla yarattığı o “olum biz klibi çekiorz ama tanınmaktan da mı korkmuyoruz, amannn salla baba ya” figürü ve akabinde 18. saniyede bali koklamanın verdiği o tadından yinmez nahoşlukla döktürdüğü “topallayan sek sekçi” figürlerinin hakkını yedirtmem. Kesinlikle.
İstanbul Boğazı ve o körfez gerçekten de eşsiz. Gençkan’ın da tam bir İstanbul ve boğaz aşığı olduğunu anlaşılıyor. Öküze bile şiir yazdıran boğaz manzarası, Gençkan’a da klip çektirmiş… 40. saniyeden itibaren, Gençkan’ın dürüstlüğü ve kendi kendinin doktoru olması beni etkiliyor. “Hey hey, tey tey” diyerek ve başını klişe bir şekilde iki yana sallayarak nakaratın bitmesini bekleyen Gençkan; aslında ne kadar dürüst ve içten bir genç olduğunu bize vurguluyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor:
Kendimi kontrol edemiyorum,
Bugün biraz var bende,
Şaka yapmayin dostlar,
Bütün cinler tepemde.
Zaten klibin başlarında şaka yapar gibi bir halinin olmadığını anlamıştım ben. Burada asıl dikkat çeken nokta şu: Gençkan bize ve Türk hekimlerine daha fazla yük olmak istemediğinden; rahatsızlığının teşhisini -hala tam teşhis olmasa da- bu dörtlükte kendi kendine koyuyor. Bu, dünyalara bedel bizim için… Zaten kendini nasıl kontrol edemediğini de akabindeki dansta uygulamalı olarak gösteriyor. Bu dans sırasında sanırım bütçe fazla gelmiş olacak ki blue-box teknolojisi kullanılmış. Ayrıca arkadaki 4 dansçının hareketlerinden ekranın boylamasına dörde bölündüğünü seziyorum. Niye? En soldaki ağır çekimde ileri geri yürürken, yanındaki rüzgara karşı yürümeye çalışıyor az çok da başarıyor; diğeri “dizinde şarap şişesi kırma” figürünü uyguluyor; en sağdaki ise el çırpmanın kireçlenmeyi önlediğini anlamış.
kendimi kontrol edemiyorum
herhalde ben deliyim
söylerim saçma sözler
tanınmaz bir haldeyim
İşte bu yukarıdakı Shakespeare vari dörtlükte kendine tam teşhisi koyan Gençkan, sonraki dörtlükte bize insanlık dersi verip, şapkamızı önümüze alıp düşünmemizi istiyor:
Nasıl duygu bilsiniz
Siz de bir gün delirsiniz(delirirsinizzz)
İnsanlar yabancı
Dünyayı bir görseniz
Buğulanan gözlerimizle ve Gençkan’a hak veren dimağlarımızla klibe kaldığımız yerden devam edince, bir şeyi fark ediveriyoruz: Biz bunları düşünürken, O kıyafetini değiştirmiş hem de tişörtünü pantolonun içine sokmuş. Niye böyle olduğunu ilk başlarda bir gözlemci olarak anlayamadım ve sembolik bir şey olduğuna karar verdim önce… Zaten ilerleyen satırlarda sebebi de anlaşılacak…
İlerleyen dakikalarda kendini bir türlü beceremediği dansa kaptıran Gençkan, adeta kendinden geçiyor. Karadeniz’in hırçın dalgaları yine kendini gösteriyor (1.33), ayrıca “……,amannn salla baba ya, biz bilioz da mı oynuoz” figürü de yine onunla hayat buluyor. Müritleri de ondan umudu kesmiş, jedi temple’ a girmiş ve bandanalı yabancı bir hocadan dans dersleri alıyor…
(1.43 ve 2.09) bu dakikalar bağlantılı birbiriyle ve Da Vinci şifresi gibi çözülmeyi bekliyor klibin içinde. Gençkan iddiasının aksine oldukça akıllı biri, sembolleri seviyor; bulmacayı çözmek ise bize kalıyor. Gitarıyla sevişen Gençkan, deri ceketin karizma oluşturmadaki yadsınamaz katkısını biliyor tabii ki. Ayrıca işporta güneş gözlüğüyle karizmayı perçinliyor. İşte, gitarı mundar etmeden hemen önce, Gençkan o yakıcı bakışını fırlatıyor ve kamera da ona hayvan gibi zoom yapıp; sonra hatasını anlayarak zoom u geri çekiyor. O an olanlar oluyor ve Gençkan zihinsel olarak 5 yaşındaki haline dönüyor. O son bakışı da, babasınınkini görmüş 5 yaşındaki çocuk ifadesi(dikkat edin, bu bulmacadaki son çözülen parçaydı) Bu zoom-sal şok(evet evet, gözüne ışık girmiş) geçmişindeki o anın bilinçaltındaki yansımasıyla birleşince Gençkan artık başka biri… 2.09 dan itibaren Gençkan 5 yaşında ve kırmızı tişörtü de nasıl özenle pantolonunun içinde, dansı da etkilenmiş ama evrenselliği aynı: Dünyayı kucaklıyor.
2.20 den sonra Gençkan iyiden iyiye kendini kontrol edemiyor; bir zoom daha yiyor ve bu sefer mucizevi şekilde normale dönüyor. Bir alacalı gömleğini giyiyor bir kırmızı tişörtünü… Klibin sonundaki gitar solosuyla da taşı gediğine koyuyor, evet bunu yapıyor…
Gençkan’ın klibini ailenizin korsan sanat yönetmeni, kareografı, senaristi ve sosyoloğu olarak yorumladım, hatalar varsa affola. Ben Gençkan’a kendi adıma sonuna kadar güveniyor ve bu kurtlar sofrası olan müzik piyasasında özgünlüğü sayesinde yerinin sağlam olmasını temenni ediyorum..
Evet evet, geri dönebilmeyi başardım..
Gezi yazısı, anılarım, hatıralarım vs vs vs… Bunları yazmayı sonra düşünüyorum. Çünkü 2 gündür derin bir miskinlik var. Geldiğimden beri yaptığım tek şey dvd izlemek(o filmlerin yorumları burada yaparım zaten), dışarıda sürtmek ve “ulannn hangi dersleri seçsekkk” diye panik yapmak. Bi de İtalyanca mı İspanyolca mı karmaşası. Kotalar dolarsa önce yabancı dil sekreterliğinin önüne siyah çelenk bırakacam, sonra da Almanca 4’ümü paşa paşa alıcam.(Bir de İbranice var diyolar ama 5 senedir verilmiyormuş, maceralı olabilir) Seçmeli ne ola ki acep diye soruyordum kendime haftalardır: Psikoloji, sosyal psikoloji, uluslar arası 2, dünya mitolojisi(ulan inşallah kalkmamıştır)… Hala karar veremedim beaa.
Aklımda o kadar yazacak şey olunca hepsini unutuveriyorum o yüzden doğaçlama yapalım biraz da. Geldim Ankara’ya bir de ne göreyim! Dergimiz artık dağıtım aşamasına gelmiş. Beni epey sevindirdi bu… Ani bir flashbackle bbyk daki ilk toplantım geldi aklıma. Yeni ve ilk olacak bir şeyin etrafında toplanan insanlar ve o amatör ruh, çocuksu heyecan. O ilkin içinde olmak heyecanlandırmıştı zaten beni, şimdi de bunun sonucunu alabilmenin, o emeklerin havada kalmadığını hissedebilmenin verdiği huzur. Rakı-balık-sirtaki eşliğinde ıslatılacakmış. Sirtakiyi boşverin, balık da olmasın yerine midye veya kalamar olsun ama ıslatmaya hayır diyemem doğrusu.
Bir de önümüzdeki hafta Mustafa’nın filminin çekimleri başlıyor. Bu da heyecanlandırdı beni valla. Kamera arkasını merak ediyorum. Bakalım, elime yüzüme bulaştırmazsam… :)
Boş bıraktık blogu, comment sapıkları dadanmış. Youtube’den bloga geçen cumartesi gönderemediğimi sandığım 2 video salıya anca ulaşmış (hava trafiği sıkışıktı heralde) Birinin altında bir comment görünce nası heyecanlandım. Ulaa bak yorum gelmiş biz yokken diye sevindirik oldum; ama yorumun bana geldiğini gördüm. Nazara geldi, comment sapıkları dadandı, sırada ne var merak etmekteyim. Zaten 2 cep sapığım vardı bi de blog sapığı lazımdı tabii, eksik kalırdı.
Gözlerim bilgisayar radyasyonuna alışamadı 2 gün geçse de. Kısa kesecem yazıyı, ama karar verdim; sanat yönetmeni olcam bennn
not: Gençliğin son ilahının klibini youtube'le yolluyorum; artık kaç gün sonra gelirse bloga, sabredeceksiniz, commentleri eksik etmeyin...
16 Ocak 2007 Salı
Eski Dost
Tenisle ilgilenip de bu maçı hatırlamayan azdır heralde. Yeni yetme ama harika bir stile sahip Hingis'imiz yılların kurdu Graf'ı finalde haklarken bir anlık hırsının ve yaşının verdiği şımarıklığın etkisiyle kuralları hiçe saymıştı ve bu da seyircinin tepkisini çekmişti. Sonrasında yaşanan olaylar, Hingis'in molada güvenlikçi tartaklaması, kıro seyircilerin futbol maçında olduklarını sanıp Meksika dalgası bile denemesi, sonrasında top Hingis'e ne zaman gelse yoğun bir şekilde yaptıkları yuhalamalar. Ama Hingis'in kaybedeceğini anladığı anda uygunsuz servislere başlaması ama onlara bile yetişen Graf'ın maçı kazanması...
Off ki ne off, neredeyse 3 aydır oynamıyorum. Yazın sıcağı ensemizde boza pişirirken nası hırsla oynuyorduk. Okul açıldı tek sporum ödev, proje yetiştirmek için bcc-rektörlük arası 200 metre koşuları oldu. Bu böyle gitmezz, berbat forehandlerim ama inadına klas backhandlerim kafalarda patlamayı bekliyor, yine feci gaza geldim, hadi hayırlısı
