30 Ağustos 2007 Perşembe

28 Ağustos 2007 Salı

0 Yorum

Yazmak, duygularını başkalarıyla paylaşmak aslında epeyce cesaret isteyen bir olay. Bir dergide yazarsanız şayet, olumlu/olumsuz pek çok eleştirinin gelmesi oldukça doğaldır. Pek çok da riski vardır yazmanın ve yazdıklarını geniş bir kitleye ulaştırmanın.. Yazılarınız akıcıysa, okuyana bir şekilde "perspektif kazandırıyorsa" veya bir şeyler öğretiyorsa hatta okuyanın daha önce yaşadıklarına tercüman olabiliyorsa kuşkusuz yazarının ödülü pohpohlanmak ve takdir edilmek olacaktır. Ama bir şekilde bir yazısı beğenilmezse şaklaban yerine konma riski de vardır. Ben kendimle birlikte tüm yazarları -ki kendimi bir şekilde yazar statüsüne kavuşturuyorum- toplumun soytarılarına benzetirim. Okunursunuz, beğenilir veya beğenilmezsiniz ama size bakış açısı bir yandan da daha değişik bir noktaya kayar. Bir çeşit "eğlendiricisinizdir". Hayatında eline kitap almamış insanlar bile sizi eleştirebilir, bunlara alışmalısınızdır.

İnsanlar her zaman sizden ciddiyet beklerler. Çünkü yazarlar, edebiyata bir şekilde bağlı olanlar ciddi,titiz ve her zaman mantık abidesi olmalıdır!! Genel kanı budur. O yüzden beni hayatında ilk kez gören sonra da yazılarımı okuyan insanlara edebiyatçıdan çok başka bir şey gibi görünürüm.

Blog yazmak ise moral bozucu noktalara gelebilir bazen. Siz yazarsınız, başkaları okur; buna karşı çıktığınız yoktur tabii ki. Bazı yazılarınızı beğendikleri de olabilir, beğenmedikleri ve karşıt görüşte oldukları da çıkabilir. Ben şahsen beni okuyanların olumlu da olsa olumsuz da olsa kendilerinde iz bırakabilen yazılarıma bir şekilde yorum bırakmalarını isterim. Çünkü okumak da yazmak kadar sorumluluk ister. "Şu yazın berbat olmuş çok kötü" de diyene kızmam, "şu yazın benim için önemliydi, bana moral verdi" veya "ilgimi çekti" deyip belkide daha farklı olan görüşlerini belirtmelerine de sevinirim.

Haksız mıyım :)

27 Ağustos 2007 Pazartesi

un attimo di pace

"Time is an illusion"

Böyle diyor Einstein ve haksız da değil... Bazen zaman akmak bilmez, saniyeler saat oluverir ve gözlerinizde büyüdükçe büyür. Her şey aynı ve monoton gelmeye başladıkça akmayan saatler çıldırtır insanı. Bazen ise günler o kadar çabuk geçer ki..

Ama bence, -yavaş da aksa hızlı da geçse- dakikalara ve hatta saniyelere sığacak o kadar şey var ki..

26 Ağustos 2007 Pazar

Billy Idol - Eyes Without a Face

i'm all out of hope
one more bad dream could bring a fall
when i'm far from home
don't call me on the phone
to tell me you're alone
it's easy to deceive
it's easy to tease
but hard to get release

les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
got no human grace your eyes without a face.

i spend so much time
believing all the lies
to keep the dream alive
now it makes me sad
it makes me mad at truth
for loving what was you

les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
got no human grace your eyes without a face.

when you hear the music you make a dip
into someone else's pocket then make a slip.
steal a car and go to las vegas oh, the gigolo pool.
i'm on a bus on a psychedelic trip
reading murder books tryin' to stay hip.
i'm thinkin' of you you're out there so
say your prayers.
say your prayers.
say your prayers.

now i close my eyes
and i wonder why
i don't despise
now all i can do
is love what was once
so alive and new
but it's gone from your eyes
i'd better realise

les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
les yeux sans visage eyes without a face
got no human grace your eyes without a face.
such a human waste your eyes without a face
and now it's getting worse.

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Dr. Jekyll and Mr. Hyde

İkiye ayrılmak pek çoğumuzun başına gelmiştir hayatta en az bir kez.. Bir yanımız bir şeyi isterken, onunla huzur bulacağına inanmışken diğer yanımız istediğimiz şeyin tam zıttının cezbediciliğini aklımıza sokabilir. İki taraf da zamanla güçlerini dengeleyebilir ve bir bakmışsınız ikisinin de gerçekleşmesini aynı oranda arzular hale geliriz. Taban tabana zıt oluşlarının bir değeri kalmaz gözümüzde. 5 yaşındaki çocuk saflığıyla aynı anda gerçekleşebileceklerine inanabiliriz. Söz gelimi bir tarafımız dinginliğin ve huzurun bize iyi geleceğini düşünürken hemen akabinde hareketin ve canlılığın ve biraz da çılgınlığın bizim asıl ilacımız olduğu hissine kapılabiliriz. Önemli olan ruhun güzelliği deyip çok güzel kızlar uğruna türlü şebeklikler yapabiliriz. Tatil demek kitap okumak, kısa yürüyüşler yapıp salıncakta sallanmak diye düşünmenin ertesinde tatil deyince dağıtılır, havuza işenir, barlarda sabahlanır öteki türlüsü ezik işi aga diyebiliriz. Kendi içimizde çatışırız. Ne istediğimizi, aslında neyin bize iyi geldiğinden emin olamadığımızdır bize bunları düşündüren gibime geliyor.
Bütün bu düşünceler ne zaman aklına geldi derseniz, gece 2 gibi bisikletle arkadaşlardan dönerken gölgemin ikiye ayrıldığını gördüm. Tüm bir yılım gözümün önüne geldi. Tanıştığım insanlar ve girdiğim ortamları hatırlayıverdim.

Hem bir de evimizin önündeki 2 rakip mekan var. Biri devamlı içip dağıtılan bir cafe, 70 metre ilerisindeki de kendi kendine yeten çapta bir Türkü evi. İlk haftalarda ben bu türkü söyleyen adamı döverim dedim kendi kendime. Tsunamiler çıksa da sazını alıp götürse diye az düşünmedim değil.. Ama 2 gündür aynı repertuarını dinliyorum. Artık ezberledim ve geniş bir halk müziği dağarcığım var. Hoşuma da gitmeye başladı bedava konserleri.
Şimdi de türküde “ne de olsa kışın sonu bahardır...” diyor; ama işin ironik yanı, yazdayız daha....

11 Ağustos 2007 Cumartesi

They won’t go when I go..

Bugün bir Kandil günü ama cebime hiç bir kutlama mesajının gelmemesinin yanısıra benim garipsediğim başka şeyler de olur böyle önemli geceler geldikçe. Kendimizi gerçekten çok uyanık sanıyoruz ve hep kolaycılık peşindeyiz; acayip şark kurnazıyız. Bunu size pek çok örnekle açıklayabilirim: Böyle Kandil gecelerinde veya Ramazan ayı boyunca ağzına içki koymayıp diğer günler zurna gibi içenlerden, onca pisliğe bulaşıp sonra “Hacca gittim tövbe ettim artık” diye geçinenlerden; yediği türlü bokun sonunda manken-fotomodel eskisi beylerimizin- eskidikleri için- hiçbir şeye yaramayacaklarını anlayınca “İslam’ı buldum Kuran’a sarıldım kardeşler” diye ortaya çıkmasından tutun da Ramazan boyunca oruç tutmayıp Kadir gecesinde tek gece için oruç tutarak sevaba kavuşacağını uman sivri zekalarımız var. O kadar ilgili ki bu arkadaşlar Ramazan’la; aslında Kadir gecesinin Ramazan’ın 21-23-25-27 veya 29 uncu günlerinden biri olduğunu yani hangi gün olduğunun kesin bile olmaması gerçekliğinden bile bihaberler. 5 vakit namazı hiç sekteye uğratmayıp aynı zamanda İslam’da yasak olan onlarca günahı işleyen beyler şekilciliğin en ustaca örneklerini sergilemekte; dinim gereği şunu şunu yapıyorum diyenler ne hikmetse lüksler içinde yüzmekte, yanıbaşlarında -gerçekten- bir parça ekmeğe muhtaç olanlar dururken.
Ve bizler de yozlaşmışlığın ortasında sofuların ve din tacirlerine ve gerizekalılara sıfır hayatlar sürerken böyle basit gerçekleri dile getirmekten bile çekiniyor; cahillerin, asalakların asla kaybetmememiz gereken hür iradelerimize sahip olma çabalarına seyirci kalıyoruz.

George Michael- they won’t go when I go
;)
Tenis şortumu ve tenis ayakkabılarımı koşarken veya günlük kıyafet niyetine ne zaman giysem, vicdan azabı duyuyorum. Ankara’ya dönünce kendime yeni tenis partnerleri edinmeliyim, oynamayalı epey uzun bir zaman oldu. Kaan’la ne zaman oynasam daha fazla stresle yükleniyorum. Abi nası servis atıon, abi ciddi oyna şunu...Ama gidip oynasak, su da yok ki Ankara’da yorulunca içelim.. Amaaan Melih Gökçek’in suyunu sıkar içeriz.
Arkadaşla konuşuyoruz. Arada ona şöyle dedim: “Msn’de seni biri ekleyince onay için ekranın sol üst köşesinde bir anda, sessizce beliren şeyi çok seviyorum.” Onun da hoşuna gidiyormuş. Ama o çok daha farklı bir perspektiften baktı benden iyi bakmasın: Sanki yeni bir arkadaşla tanıştırılmak gibi! Ya gerçekten epey hoşuma gitti benzetmesi. O menü hiç değişmiyor. Yıllardır formatı aynı ama çok seviyorum ben o menüyü. Aynı heyecanı duyarım ne zaman belirse ekranımda. Keşke her şey onun gibi ilk günkü heyecanı verse di mi?

Yangında ilk beni kurtarın :P