31 Ekim 2007 Çarşamba

What an Interesting phenomenon

Bu aralar kendimi çok yıpratıyorum. İşin ilginç yanı kendimi ve kalbimi dinlendirmek için yaptığım şeyler beni hepsinden fazla yıpratıyor sonunda.. Blogu ihmal ediyorum bu bir gerçek ama insanın sevdiği birini ihmal ettiğinin farkına vardığı andaki pişmanlığı gibi bir şey hissediyorum yazmadığım her gün.

30 Ekim 2007 Salı

Bugün neden Nip/Tuck izlerken asla afallamadığımı, neden annem gibi her şeyi içime attığımı ve neden babam gibi olmam gerektiğini öğrendiğim gündür

8 Ekim 2007 Pazartesi

Pazartesilerimin kabusu haline gelmesine ramak kalmış derse bugün girmek için epey çaba harcadım ve değdi de.. Ders sunumlarla ilgili ve dersle alakam bile olmasa hocanın sorduğu her soruda doğaçlamamla doğru cevaplar verebiliorm.
Sabah 8.40 da o derse girdim bugün ve yoklama kağıdında bir şey dikkatimizi çekti hemen. Geçen hafta gelemediğim iki ders için ayrılan boşlukların birini hoca kapatmamış. Hemen doldurdum o bir saati de çünkü devamsızlık sınırı 6 saat ve benim onu doldurmadığım taktirde devamsızlığım 4 olacaktı. İmzayı attım ve yanımdaki “mühendis” arkadaşıma verirken bana “oh valla 1 saat kazandın yani” dedi. Sesinin tonundan hoşnut olmadığı belliydi. Dersleri hiç sallamayan bir adam olsam bile bu ani ve gereksiz “hak yerini bulmalı” serzenişini kabul etmem mümkün değil; kaldı ki geçen hafta gelmeyi istememe rağmen gerçekten uyanamamıştım ve bu bir saatlik kazanç benim için önemliydi. Böyle tavırların sebebini 4. senemde bile çözebilmiş değilim...

Ne yazacağımı da bilemiyorum açıkçası.. Okulda sizin ciks, tikky dedğiniz insanlara aslında acıyorum ben bu aralar. Bir seferinde düşünmüştüm bunu uzun uzun. Bu sabah serviste epey alımlı bir kızın cep telefonu çaldı. Arabesk bir şarkıyı melodi yapmış. Diyeceksiniz niye acıyorsun ki, sebebin ne, yani nedir? İnsanların sahip oldukları ve bu dünya yüzeyinde milyonlarca insana asla nasip olamayacak imkanları, parayı ne bileyim şunu bunu diğer insanlara benzemek, onların yaptıklarının aynısını yapabilmek, giyebilmek ,sürebilmek uğruna çarçur edenlere başka ne yapabilirim ki..
Abim de eve LCD alacam diye beni sevindirip (televizyon bozulup duruyor) ani bir manevrayla yazlığa kaçtıktan sonra, bu perşembeye kadar evde yalnız başıma kalakaldım.. Yalnız kalmak bana göre değil, bu kendini çok belli etti. Bir yer bu kadar sessiz olabilir mi? Abimin gittiği gece elektrikler kesiliverdi, geçen cumaydı, unutmak mümkün değildi :)

2 Ekim 2007 Salı

Heaven help me

Bugün bir saat ders var ve 10.40 dersi için 8.30 da uyanıyorum. İç organlarımı bahçe makasıyla kesiyorlar sanki ve saçlarım gene darmadağın. Sanki gece boyunca kafamda onlarca adam yürümüş gibi. Aynaya bakıyorum, gözlerim şişmiş. Saçlarımı normale döndürmem yarım saatimi alıyor. İnşallah bir gün saçlarıma istediğim şekli verebilecem..

Dersteyim. Hoca quiz yapıyor. Herkes birbirine bakıyor, kimse konuyu anlamamış. Tamamen doğaçlama yapıyorum. Yanımdaki bir arkadaşım benden geçiriyor. "Aynısını yazma, değiştir biraz diyorum."

Rektörlükten durağa yürüyorum. Bahçelide iniyorum. Dolmuşa atlıyorum. Dolmuş da hakikaten dolmuş. Yeter lan artık alacam babamdan arabayı, sürünüorm be diyorum içimden. Bayanın biri defterlerimi tutmayı teklif ediyor, şaşırıyorum. Minnet doluyum. O an dolmuştan inse ve "Gel bakalım, ben pazara gidiorm, masraf görücem sen de poşetlerimi taşıcan " dese yapmaya hazırım. İniyorum dolmuştan (masraf görmeye değil :P ) Eve doğru yürüyorum.. Bir gazete alıyorum. Asansöre binerken Banu Alkan vari komşumuz köpeğiyle geliyor. Köpek havlayınca da "Sus bakiim, abi kızacak şimdi" diyor. Ben o itin nerden abisi oluyorum, bunu soruyorum kendime. Eve adımımı atıyorum, annemin unuttuğu çaylarından biri kutu buluyorum: Yeşil çay! Yapıorm ve içiorm..

Hastayım, göslerim yanıyor ve halsizim, uzanıyorum biraz..

29 Eylül 2007 Cumartesi

Malezya

Türkiye Malezya olur mu?

Günlerdir bunu tartışıyorlar gazetelerde, televizyonda, konu sıkıntısı bulamayan kıytırık dergilerde. Bununla ilgili programlar bile yapıyorlar. Şu koskoca dünyanın hangi ülkesinde biri çıkıp da böyle bir iddia ortaya atar ve bu kadar basiretsiz insan böyle bir konuyu sanki rejimin ve hayatlarının ipi başka bir gücün elindeymiş gibi aval aval düşünebilir?

26 Eylül 2007 Çarşamba

ÇİP

Bir icat yapsa Japon bilim adamları. Mesela, şöyle bir çip yapsalar beyne yerleştirilenlerden. Beynine bu çip yerleştirilen insanlar sevmedikleri insanları görmeseler, varlıklarını tümden unutsalar. Veya, çip önceden programlanabilir olsa: İnsanlar sevmedikleri, hoşlarına gitmeyen insan tiplerini ve kişilik özelliklerine sahip insanları dış dünyada göremeseler artık. Onlar için soyutlansa bu kişiler. Dokunsalar arada sırada onlara bilmeden, çarpsalar geçseler ama görmeden.. Tabii, bilseler ve unutmasalar, zihinlerinden ve dünyalarından bile soyutlamaya çalıştıkları bu kişiler hala gerçek dünyada dolaşmakta..

Bunu düşünenler korkak mıdır yoksa yorgun mu? Rüya görmeye mi yoksa kabus görmeye mi yatkındırlar? Bulutlara mı yoksa toprağa mı yakındırlar? Zihinlerini kemiren asıl şeyler sorular mı yoka cevaplar mıdır?

18 Eylül 2007 Salı

essere o non essere..

İnanmak ve kendini kandırmak.. Bugünkü ikilimiz olsunlar. İkisinin arasındaki ince çizgiyi de belirtmeme bile gerek yok sanırsam. Biri soğuk gerçekçilikle anlam kazanıyor diğerinin mayasında romantiklik var. Peki nasıl bağlayayım ben bu ikiliyi? Umutla bağlasak mesela. Kalpten inanıyorsanız -iyi-birşeyin olacağına, "hakkınızda hayırlısının" olacağına; siz buna inanıp aynı zamanda umut besliyorsunuz. Beklentinizin sonucu pozitifse "inanmak" kazanır. Ama sonuç negatifse -ki bu bile bazen kötünün iyisidir- siz bu sefer "kendinizi kandırdınız" epey bir süre boyunca.. Eee peki bunların ikisinde de umut vardı hep! Aralarındaki farkı belirleyen sadece "sonuç" oldu. Bunu kendi kendime -bu şekilde-anlamam şaşırtıcı oldu. Çünkü Adam Philips diyordu ki: "önemli olan sonuç değil süreçtir" Ben de değer veriyordum bu görüşe, onaylıyordum içimden; kafamı sallayarak "hı hı" diye. Şimdi geceleyin, yatmadan yarım saat önce bu görüşümü kendi kendime sarstım ve burdayım. Kendi kendime pis pis sırıttım, ayrık dişlerim tüm sevimliliğini kaybetti. Ama olsun inançlar da sarsılmalı, gerçek olan kolay olana değişilmemeli. Ama karşılaştırmama üçüncü bir alternatif bulabilirseniz ne diyebilirim ki: All bets are off

Laf aramızda, Ankaranın havası pek kasvetli ama normal bir kasvet değil. Yani kış soğuğu, havası, kara bulutlarından öte; insanlara, onların psikolojilerine etkiyen bir kasvet var.